Tüm ilişkilerimizde anlaşılmaya ihtiyaç duyarız.
Bu normaldir. Sözümüzün, mesajımızın karşı tarafa ulaştığını bilmek bize iyi gelir.
Ancak insan ilişkilerinde her zaman istediğimiz gibi anlaşılmak mümkün olmaz. Bazen karşımızdaki kişi bizden çok farklı düşüncelere sahip olur, bazen onun tarafını görmemize daha çok ihtiyaç vardır.
İşte bu noktadaki davranışımız, ilişkilerimiz açısından belirleyici olabilir.
Çünkü bir ilişkide anlaşılmak istemekle, haklı olduğumuzu kanıtlamaya çalışmak aynı şey değildir.
Bir tartışma sırasında kendimizi anlatmaya başlarız. Önce ne olduğunu açıklarız. Sonra neden böyle davrandığımızı anlatırız. Karşımızdaki hâlâ ikna olmamışsa daha fazla örnek veririz. Söylediklerini düzeltir, cümlelerinin arasındaki çelişkileri gösterir, geçmişte yaşananları hatırlatırız.
Bir noktadan sonra mesele artık “Beni anlayabiliyor musun?” olmaktan çıkar.
“Benim haklı olduğumu kabul ediyor musun?” sorusuna dönüşür.
Ve ilişki tam da burada yorulmaya başlayabilir.
Çünkü iki insanın aynı olayı farklı deneyimlemesi mümkündür.
Benim niyetim iyi olabilir, senin canın yine de yanmış olabilir.
Ben kendimi açıklamakta haklı olabilirim, sen yine de söylediklerimden incinmiş olabilirsin.
Benim hatırladığım şey doğru olabilir, senin hatırladığın şey de.
İlişkilerde her anlaşmazlığın sonunda bir tarafın “haklı”, diğer tarafın “haksız” ilan edilmesi gerekmez.
Bazen iki insanın da kendi açısından haklı olduğu bir yerde durmak mümkündür.
Üstelik karşımızdaki kişinin deneyimini kabul etmek, kendi deneyimimizden vazgeçmek anlamına gelmez.
“Senin böyle hissetmeni anlayabiliyorum” demek, “Ben yanlış yaptım” demek değildir.
“Bunu neden böyle gördüğünü şimdi daha iyi anlıyorum” demek, “Ben de aynı şeyi düşünüyorum” demek değildir.
“Bu davranışımın seni incitmiş olabileceğini görebiliyorum” demek ise niyetimizin kötü olduğunu kabul etmek değildir.
Bazen ilişkide ihtiyacımız olan şey, karşımızdaki kişiyi ikna etmek değil, onun yaşantısına yer açabilmektir.
Çünkü sürekli kendimizi açıklamak, bir süre sonra karşımızdakine şunu hissettirebilir:
“Senin ne hissettiğinden çok, benim kendimi nasıl gördüğüm önemli.”
Oysa yakın ilişkilerde yalnızca niyetlerimiz değil, davranışlarımızın karşı tarafta bıraktığı etki de vardır.
“Ben öyle demek istemedim” cümlesi niyetimizi anlatabilir.
Ama ilişkinin diğer tarafında hâlâ “Ben böyle hissettim” gerçeği duruyor olabilir.
İki gerçek aynı anda var olabilir.
Ve belki de ilişkilerde olgunlaşmak biraz da burada başlar:
Kendi haklılığımızı korurken, karşımızdakinin deneyimini yok saymamak.
Çünkü daima haklı çıkmaya çalıştığımızda, fark etmeden tartışmayı bir kazanma-kaybetme alanına dönüştürebiliriz.
O zaman partnerimiz, arkadaşımız ya da ailemiz bizimle bir meseleyi konuşmak yerine kendini savunmaya başlar.
Bir süre sonra bazı konular hiç açılmaz.
Bazı kırgınlıklar konuşulmadan birikir.
Bazı cümleler söylenmeden yutulur.
Çünkü kişi şunu öğrenmiştir:
“Nasıl olsa kendimi anlatsam da konu yine onun neden haklı olduğuna gelecek.”
İlişkiler çoğu zaman büyük kavgalarla değil, konuşmaktan vazgeçilen küçük meselelerle uzaklaşır.
Bu nedenle bazen kendimize şu soruyu sormak önemli olabilir:
Şu anda gerçekten anlaşılmaya mı çalışıyorum, yoksa haklı olduğumun kabul edilmesine mi?
Bu ikisi birbirine çok benzeyebilir.
Ama ilişkide yarattıkları sonuç oldukça farklıdır.
Haklı olduğumuzun kabul edilmesi bize kısa süreli bir rahatlama verebilir.
Karşımızdaki kişinin bizi gerçekten duyduğunu hissetmek ise ilişkiyi besler.
Üstelik bazen tartışmanın sonunda hâlâ aynı fikirde olmayabiliriz.
Buna rağmen birbirimizi anlayabiliriz.
Aynı fikirde olmak yakınlığın koşulu değildir.
Yakınlık bazen, “Sen böyle düşünüyorsun ve ben hâlâ seni duyabiliyorum” diyebilmektir.
Belki de sağlıklı ilişkilerde asıl soru, “Kim haklı?” değil;
“Bu konuşmadan sonra birbirimize biraz daha yakın mı, biraz daha uzak mı olduk?” sorusudur.
Çünkü bazı tartışmalar kazanılır.
Ama ilişkinin kendisi kaybedilir.
Ve bazen ilişkiyi korumak, haklı olduğumuzu kanıtlamaktan daha kıymetlidir.